Hayır, toplumsal sorunlardan, din savaşlarından, açlıktan, yoksulluktan veya sıtmadan bahsetmiyorum. Ki edebilirdim. Pekala insanın, insanlığın hiçbir şeyi eşitsizliği paylaştığı gibi paylaşmıyor olması da tanrının suçunu ortaya koymak için yeterli olabilirdi. O zaman da haklı olurdum. Jaspersci bir anlamda, olumlu bir anlamda eşitsizlik değil, acıyla, sefaletle, ölüme terk edilmişlikle sarmalanmış eşitsizliğimizi bir insan görse, mutlak anlamıyla, onun gibi, tanrı gibi görse, içten içe bildiği, gazetede okuyup geçtiği, televizyonda izlediği, gene de yumurtasını yiyip çayını yudumlaya devam ettiği halde insan dahi içselleştireremezdi bunca acıyı, tüm o kötülüğüyle o dahi görmezden gelemezdi ve bu başlı başına yeterli olurdu. Hayır bu değil sözümü ettiğim. Ben, ekonomik ya da kültürel sınıflardan bağımsız olarak, herhangi bir bireyin ve ayrı ayrı her birinin içinde kıvrandığı varoluşsal buhrandan, kendinde mutsuzluğumuzdan bahsediyorum. Her bir hayatı dolduran bu eksiklik hissinin, acı, keder ve terk edilmişliklerin, yalnızca bedenine değil, aynı zamanda bilincine, tözüne, benliğine mahkum edilmişliğin -kaderci zırvalıklar ya da belirlenimci etik değil bu sözünü ettiğim, kişiliğine, her ne isen o olmaya mahkum olmak, ve her ne isen o iken ve başka türlü olamıyorken- durmadan, çaresizce ve asla gerçekleşmeyecek şekilde hayal etmenin ve umut ede ede, teker teker ve göz göre göre ölmenin -eğer varsa- oralarda bir yerden tüm bunları izleyen tanrıyı vurdumduymaz bir piç kurusu yapmaya yeteceğini söylüyorum.

puding severim. çikolatalı. bu konuda tartışmam bile. eğer çikolatalı puding dışında bi pudingi yemek zorunda bırıkılırsam, ki bu olur: bi iki arkadaş puding yapmaya kalkışmışsınızdır, bakkala gidersiniz ve çikolatalı pudingin kalmadığını söyler bakkal. böyle bi durumda söylenirim. ama pes etmem. o zaman muzlu puding yerim.

 La Grande Bouffe. Ferreri nin 1973 yapımı şaheseri. Hayattan bıkan orta yaşlı 4 adamın Paris banliyösünde bir eve kapanıp ölene kadar yemek yeme kararı aldıkları, döneminin çok ilerisinde bir kara komedi.

La Grande Bouffe. Ferreri nin 1973 yapımı şaheseri. Hayattan bıkan orta yaşlı 4 adamın Paris banliyösünde bir eve kapanıp ölene kadar yemek yeme kararı aldıkları, döneminin çok ilerisinde bir kara komedi.

evlilik dediğin sponsorluk sözleşmesi. ama allah var, formaya adını yazıyorlar.

Ortaçağda insanlar dünyanın yuvarlak olmadığını, düz olduğunu kanıtlamak için, bir kovanın içine su doldurup çevirirler ve suyun dökülmesi ile bunu ispatladıklarını düşünürlermiş. bu nedenle o kadar sıkı sıkıya sarılmamak lazım doğru bildiklerimize. nasıl olur, apaçık ortada, mantık diye bişey varları biraz kendimize saklamak, tasarruflu kullanmak lazım. Şöyle bi söz var, duymuşsunuzdur, deneyimcilerin söylemidir, hiç beyaz karga görmemiş olman, olmadığı anlamına gelmez. akılla ulaştığın her sonuç doğru olmayabilir.

 Oscar’da en iyi belgesel ödülü de dahil olmak üzere katıldığı festival ve yarışmaların hemen hemen hepsinden ödül alan, İstanbul Uluslararası Film Festivalinde de gösterilen The Cove. Çok güçlü bir yapım, başarılı bir belgeselcilik ve acımasız yunus katliamlarının somut delili. Aktivist olmak ya da olmamak. İşte bütün mesele bu.

Oscar’da en iyi belgesel ödülü de dahil olmak üzere katıldığı festival ve yarışmaların hemen hemen hepsinden ödül alan, İstanbul Uluslararası Film Festivalinde de gösterilen The Cove. Çok güçlü bir yapım, başarılı bir belgeselcilik ve acımasız yunus katliamlarının somut delili. Aktivist olmak ya da olmamak. İşte bütün mesele bu.

“Ağlayan kadın, sinsi kadındır.” - Lars Von Trier. Antichrist. müthiş bir film. tek kelimeyle. seksizmin yeni ve meşru cümlesi de doğmuş oldu böylece.

“Ben Fransa’yı yönetirim. Karım da beni.” dediği bilinir Napolyon’un. Sahip olunan bir nesnenin sahibini kandırma çabası için ne kadar etkileyici bir söylem: Erkekleri yönetmek. Kadınlar, varoluşlarından beri biledikleri, marketlerde satılan plastik bıçaklardan daha tehlikeli olmayan bu yegâne silahlarının büyüsüne öyle kapıldılar ki, sahnenin arkasındaki kuklacı oldukları illüzyonuyla kör oldular. Onlar uyurken ‘âdemoğlu’ gelenekleri, görenekleri, kuralları, yasaları inşa etti. Peki ne uykusu bu? Güzellik mi? Yoksa uyanmaları için bir prens mi öpmeli?